Sayfa 23/24 İlkİlk ... 1321222324 SonSon
188 sonuçtan 177 ile 184 arası

Konu: dini sohbet

  1. #177
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    “Çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz!”

    “Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman, sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Enfal; 45)

    Allah’ı kalple ve dille çokça zikretmek, hem nusret-i ilahiyi, yani Allah’ın yardımını celb edeceği gibi hem de kişinin kendine güvenini artıracaktır. “Zikr’ kelimesinden murat olunan, Kuran okumak ve namaz kılmaktır” diyenler, maalesef bu ayet-i celileyi görmezden gelmektedirler.
    Müfessirlerin beyanı ve akl-ı selim sahipleri düşman ile karşılaşıldığında; düşmanların müminlerin namaz kılmalarına müsaade etmeyeceklerini bilirler. Ayet-i celilede zikirden maksat, kalp ve dil ile yapılan Esma’ü-l Hüsna’yı anmaktan ibarettir.



    Bu hususta Katade (rahmetullahi aleyh) diyor ki: “Allah sizlere kılıçlarla vuruştuğunuz, en çok meşgul olduğunuz hallerde bile başarıya ulaşmanız için kendisini anmanızı farz kılmıştır.” (3)


  2. #178
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
    Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
    Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205



    Dedim: Buda senin yardımını ister
    Dedin: أَلَا تُØ*ِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22




    Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
    Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90




    Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
    Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.




    Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
    Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.



    Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
    Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.



    Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
    Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.


    Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
    Dedin: إِنَّ اللّهَ يُØ*ِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُØ*ِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
    Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
    Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
    'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.


    Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
    Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّØ*ُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَØ*ِيمًا
    Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.



    Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.


  3. #179
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    Bu fani ömür bitti; az önce!

    Kendimize göre ne kadar emîniz. Hayatımızda hiç kimseyi aldatmadık! Belki alenen kimseyi aldatmadık, oyalamadık. Fakat farkına varmadan oyaladığımız, aldattığımız birisi var: Kendimiz...
    Her zaman sığındığımız bir kelime: “Biraz sonra yaparım.” Dilimizde küçük bir cümle… O anda rahatlatıcı bir ilaç gibi.

    Çocukken alışmışızdır; annemiz çağırdığında, “Biraz sonra giderim.” “Ödevlerimi yarın yaparım.” Derken gençlik zamanımız geldi. Ertelemekten hiçbir şey yapamadık! Kazandığımız bir tek kuytu kafes var: “AZ SONRA!”
    Yememizde, içmemizde kısacası fânî ömrümüzde hiç aksama yok. Hatta sipariş verdiğimiz bir yemek on dakika gecikse kıpır kıpır olur, yerimizde duramaz, “Vücûdumuzun gıdası!” deriz. Peki, ya rûhumuzun gıdası olan namazımız, ibâdetlerimiz gecikince neler oluyor? O kadar huzursuz oluyor muyuz? Niye huzursuz olalım ki, ilâcımız hazır: “AZ SONRA!”

    “Bugünün işini yarına bırakma!”,”Bir günün öncekinden daha mükemmel olsun!” düsturlarına rahatlıkla göz yumabiliyoruz! Derken bir gün, bir ay, bir yıl, bir ömür geçip gidiyor…

    Az bir ömür olan dünya hayatı için “Az sonra!” denilebilir. Fakat ilim veya ibâdet cihetinde bu kafes bizi hüsrâna sürüklüyor. Söz gelimi ibâdetteki sabrımızı sağa sola dağıtırsak, merkezi zayıflatırız. Yani o andaki vakti öldürür, nefis düşmanının silahını kuvvetlendiririz.
    Gençliğini hep ertelemekle geçiren bir insan sayısız nimetleri kaybeder. Başta Peygamberimiz (sav)’in, “Sancağımdan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allah’a ibâdet ile büyüyen gençler benimledir.” mükâfatından mahrum kalır. “İhtiyarlayınca yaparım!” der, ömür biter!
    İşlediği bir kusurda tövbesini erteleyen kimse kiri birikmiş çamaşır gibidir. Bedîüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Günah, kalbi siyahlandıra siyahlandıra nûr-ı îmânı kalpten çıkarır.” Tövbesiz bir seher vakti, bir Berat, bir Kadir, geçer giderken diğer Berata kadar belki ömrü biter. Beynimizde yine aynı efsunlu bir levha: “BİR DAHAKİ SENEYE!”
    Hiç düşündük mü? Sahâbe-i Kirâm, Kur’ân ve sünneti yaşamakta bizim gibi değillerdi. Doğrusu biz onlar gibi hiç olamadık! Onlar, kızgın kumlarda namaz kıldılar, oklar arasında tövbe ettiler. Hatta bazı sahâbeler îman ettiler, cihat ettiler, bir namaz vaktine dahi erişemeden şehit oldular.
    Rahmetli dedem anlatırdı: Bir gün dokuma tezgâhında çalışan bir işçi, patronundan namaz kılmak için izin ister. Îman ve itâatten nasipsiz zavallı patron, işçiye der ki: “Namaz kazâ olur, iş kaza olmaz!” Bu hâtıra zaman zaman aklıma gelir. Bizim namazımız, ilmimiz gibi uhrevî hayatımız hep kazalarla süslü, hep ertelemelerle dolu. Oysa dünya hayatımız dakik mi dakik. Dünyamızla ilgili neleri erteliyoruz Hak aşkına? Uhrevî işlere gelince, “Ebedî dünyada kalacak gibi” nazlanıyoruz maalesef! “Hiç kat î senedimiz var mı ki gelecek seneye belki yarına çıkacağız!”
    Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; ertelenmeyen ölüm zamanı gelince kimse demiyor, diyemiyor: “AZ SONRA!”
    Daha önce hiç karşılaşmadığımız ve îfâ etmediğimiz gibi aceleci bir tavırla işlemlerin tamamlanıyor. Ertelediğin amellerin, ilimlerin, tövbelerin ile baş başa kalıyorsun! O anda, yepyeni bir nidâ yükseliyor: “BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!”


    irfan mektebi dergisi


  4. #180
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    Ey Allah' ın Kulu!



    Nefsin ve şeytanın istediklerinden vazgeç. Keyfine göre hareket etmeyi bırak. Eğer bu dediklerimizi yaparsan, salih kullardan olursun. Tehlikeli bulduğun şeylerden herhangi bir işi yapmaz, hatta düşünmez ve gönül aleminde daima Allah-u Zülcelal' in korkusunu içinden çıkarmazsan, doğrulardan olursun. Sakınmak istediğin nefsanilikden, çevre, arkadaş ve iş dolayısı ile kendini kurtarmazsan, derhal oradan ayrıl! O arkadaşı terk et, işi bırak! O zaman muhacirlerden (hicret edenlerden) olursun.

    Gusle, abdeste, namaza, oruca, sabıra, Kur'an okumaya, zikre ve diğer ibadetlere dikkat eder ve onların üzerinde devam edersen, nefis yoluyla gelecek her türlü kötülükten kurtulursun. Bütün bunları yerine getirmekle beraber yinede nefsin arzularına boyun eğersen, iman kalesinde saklanıp korunmaktan başka çaren yoktur. İman kalesi içinde de nefsin afetleri yakanı bırakmazsa, tevhid, iman, marifetullah ve Allah sevgisi ile meşgul olmaya çalış. Mü'min olan kimse, nefsini keyfi arzusu üzerinde zelil etmez. Fakirlik, su-i zan, insanların saygısını yitirme korkusundan dolayı nefsini arzularından men eden kimse, nefsine mağlup olmuş demektir.

    İnsanların en merhametlisi, kendi nefislerine merhametleri olamayanlara karşı, merhamet edendir. Görmeye dayanan gerçeklerle meydana gelmeyip, muamelelerden de kurtulmayan kimsenin derdinin çaresini bilir misin?


  5. #181
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    Zaman geri gelmez!..



    Geçmiş zaman ne kadar güzel olursa olsun bir daha yaşanmıyor. Şu gençliğini düşünerek ah çeken ihtiyar, şu parlak devirlerini hatırlayarak dövünen toplum, eninde sonunda anlar ki geçen geçmiştir artık. Onu geri getirmek, tekrar yaşamak hiç kimse için bugüne kadar mümkün olmamıştır, olamaz da...
    Gerçekten de insanlar, iradelerinin geçmiş zamanla ilgili acı ve tatlı hatıraları önünde aciz kaldığını anlar ve hepsinin bir rüyâ gibi geçtiğini hisseder. “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”
    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor: “İnsan, rüyâ gördüğü zaman onun rüyâ olduğunu bilmez, gerçek zanneder, uyanınca kendi kendine; meğer bu gördüklerim rüyaymış, der. Aynen bunun gibi ölünce de dünya hayatının bir rüyâ gibi olduğunu anlar.
    Bunun içindir ki, kıyamet gününde insanlar dünyada geçirdiği hayatı hayat saymayacak. Fecir suresi 24. ayeti kerimesi buna işâret buyuruyor: “Diyecek ki; keşke ben hayatım için önceden hazırlık yapsaydım.” Bu ayet-i kerimeyi tefsir eden müfessirler dikkatimizi şu noktaya çekiyorlar: “Buradaki hayatım için” demiyorlar, “Hayatım için” diyorlar. Bu da, dünya hayatını hayat saymadığının açıkça göstergesidir.

    BİZE DÜŞEN, İBRET ALMAKTIR
    Bilmem siz de öyle misiniz? Ben, bir tarih kitabı okurken, meydana gelen olayları, alınan kararları ve yapılan işleri kritik ederim. Sanki o devirde yaşıyormuşum gibi gelir bana...
    Böyle olunca, zaman zaman durur, “Keşke bu karar alınmasaydı...” diye kendi kendime hayıflanırım. Sanki, geçmiş zamana sözüm geçecekmiş gibi!..
    Zamanı tersine çevirmek, o zamanlara geri dönmek ve o hadiselere tesir etmek artık mümkün değildir. Bize düşen onların yaptıklarından ibret almaktır. Yapmak istediğimiz ne olursa olsun, onun bir benzeri geçmiş zamanlarda yapılmıştır. Başaranlar olmuş, başaramayanlar olmuş. Başarılı olanlar nasıl bu başarıyı elde ettiler. Başaramayanlar niçin başaramamışlar... Bunları öğrenir ve başarılı olanlar gibi hareket edersek, başarılı olmamak için sebep kalmaz.
    Zamanı geri getirmek mümkün değil ama, ibret almak mümkündür. Zamanı geri getirme temennisi ise boş bir hayaldir. Şair demiş ki: “Keşke gençliğim bir gün olsun geri gelseydi de ihtiyarlığın benim başıma neler getirdiğini ona anlatsaydım...”
    Zaman geri gelmediği gibi onu durdurmak da mümkün değildir. Su gibi akıp gidiyor. Vakit insanın sahip olduğu en değerli şeydir. En kıymetli mücevherden daha kıymetlidir. Kaybedilen mücevher tekrar alınabilir, fakat kaybedilen zaman bir daha ele geçmez.
    Her insan için belli bir ömür tahsis edilmiştir. Bu kısacık ömrüyle yaşadığı ve yaşayacak olan üç hayatını kazanmak zorundadır. Dünya hayatı, kabir hayatı ve ahiret hayatı. Bunların en kısası dünya hayatıdır. Önemli olanı da budur. Çünkü üçü de burada kazanılır.
    Çalışacak, kendi rızkını ve bakmakla mükellef olduklarının rızkını helâlinden kazanmaya girmek mecburiyetinde olduğu kabrini mamur etmeye ve nihayetsiz yaşayacak olan ahiret hayatında ebedi saadete kavuşmaya...

    “ONLAR ÖYLE İNSANLARDI Kİ...”
    Bunun için de vaktini boşa harcamamalıdır. Ömür sona erince, Azrâil aleyhisselâmı görünce yalvarır, “N’olur bana bir gün müsaâde et!” O da “Günlerin bitti” der. “Öyle ise bir saat zaman tanı, ne yapacaksam yapayım” der, ancak, ölüm meleği bunu da kabul etmez, ve der ki: “Sana Rabbimiz binlerce saat ömür vermişti onları niçin değerlendirmedin; şimdi bir saat için yalvarıyorsun!”
    Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh Tabiinin büyüklerindendir. Eshab-ı kiramı, görmeyenlere tarif ediyor. Diyor ki: “Onlar öyle insanlardı ki; siz nasıl paranızı acıyarak harcıyorsanız onlar da vakitlerini öyle acıyarak harcarlardı. Ne yapsam daha çok sevâp kazanırım düşüncesi ile hareket ederlerdi.”
    Kaybedilen para tekrar ele geçebilir ama vakit asla.
    alıntı


  6. #182
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    Tevbe ve Gözyaşı


    Bir terzi, sâlihlerden bir zâta;

    "-Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in:«Allâh Teâlâ, günahkâr kulunun tevbesini, canı boğazına gelmeden kabûleder.» hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? diye suâl etti.

    O zât da sordu:

    "-Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir?"

    "-Terziyim elbise dikerim."

    "-Terzilikte en kolay şey nedir?"

    "-Makası tutup kumaşı kesmektir."

    "-Kaç seneden beri bu işi yaparsın?

    "-Otuz seneden beri."

    "-Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?"

    "-Hayır, kesemem."

    "-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin veotuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiçyapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasib olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!» hadîsini duymadın mı?"

    Bunun üzerine terzi ihlâsla tevbeye sarıldı ve o da sâlihlerden oldu.

    Bu kıssada görüldüğü gibi kulların önünde binbirtürlü dünyâ ve nefsâniyet çukurları vardır ki, bunların en tehlikeliside samîmî tevbeyi devamlı sonraya bırakmaktır. Oysa tevbeyesarılmak, bütün bir ömrümüzün can simididir. Nitekim Rasûlullâh-sallallâhü aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma «en büyük derdin günâhderdi, ilâcının da gece karanlığında istiğfâr» olduğunu beyânbuyurmuştur.

    Çünkü Allâh'a yöneliş ve kalbin ulvî bir seviyekazanmasında mühim bir yeri olan istiğfâr, mânevî kirlerdentemizlenmenin de yegâne vâsıtasıdır. Makbûl bir tevbe, kul ile Rab arasındaki engelleri ve perdeleri kaldırır ki, amel-i sâlihler için bu hâl son derece mühimdir. Zîrâ hedefe varmaya mânî olan hususları ortadan kaldırmak ve böylece gönlü asıl gâyeye müsâid hâle getirmek gerekir. Bundan dolayıdır ki rûhî tekâmül için bütün tasavvuf yollarında seherlerdeki evrâda istiğfâr ile başlanır.

    İlk tevbe, ilk peygamber Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'la başlamıştır. O, tevbesinde:

    "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyân edenlerden oluruz." (el-A'raf, 23) diye niyazda bulunmuştur. Bu duâ, kendilerinden sonra kıyâmete kadar gelecek evlâdlarına bir istiğfâr nümûnesidir.

    Ehlullâh hazerâtı tevbeyi üçe ayırır:

    1- Avâmın tevbesi: Bunlar günahlarından tevbe ederler.

    2- Havâs, yâni seçkin kulların tevbesi: Bunlar gâfil bulunmaktan tevbe ederler.

    3- Hâssu'l-hâs, yâni en seçkin has kulların tevbesi: Bunlar da Allâh'a daha yakınlık peydâ edebilmek için tevbe ederler.


  7. #183
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    YANLIŞTA OLANLAR OKUYUN-1



    SÜNNETE UYMAK ve DÎNDE BİD’AT ÇIKARMAKTAN YASAKLAMA KONUSUNDA

    EHL-İ SÜNNET İMAMLARININ SÖZ ve TAVSİYELERİ

    1. Muâz b. Cebel-Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

    " Ey insanlar! İlim kaldırılmadan önce, ilim öğrenmeye bakınız. Şunu biliniz ki ilmin kaldırılması, ilim ehlinin gitmesidir.Bid’atlerden, bid’at çıkarmak-tan ve aşırıya gitmekten sakınınız, siz eski halinize uymaya bakınız."[1]

    2. Huzeyfe b. Yemân-Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

    "Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbının ibâ-det diye yapmadığı hiçbir ibâdeti siz de yapmayın. Çünkü önce gelen, sonra gelene söyleyecek söz bırakmamıştır.Ey âlimler topluluğu!Allah’tan korkun. Sizden öncekilerin izlediği yolu tutun."[2]

    3. Abdullah b. Mes’ud-Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

    "Sizden kim başkasının izinden gidecekse, ölenlerin sünnetine uysun.Onlar bu ümmetin en hayırlısı, kalpleri en iyi, ilimleri en derin ve kendilerini en az külfete sokan Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbıdır.Onlar, Allah Teâlâ'nın Peygamberine arka-daşlık yapmaları ve dînini taşımaları için seçtiği bir topluluktur.Siz de ahlâkınızı onların ahlâkına ve yolunuzu da onların yoluna benzetin.Çünkü onlar dosdoğru yol üzereydiler."[3]

    Yine şöyle der:

    "(Sünnete) uyun,bid’at çıkarmayın.Sizin başka bir şeye ihtiyacınız yoktur (dîniniz tamamlanmıştır). Siz eski yola uymaya bakınız."[4]

    4. Abdullah b. Ömer-Allah ondan ve babasından râzı olsun- şöyle der:

    "İnsanlar öncekilerin izlerine uydukları sürece doğru yol üzere kalmaya devam edeceklerdir."[5]

    "İnsanlar onu güzel görseler dahi, her bid’at dalâlettir."[6]

    5. Büyük sahâbî Ebud-Derdâ-Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

    "Sen öncekilerin izini izlediğin sürece asla sapıtmazsın."[7]

    6.Mü’minlerin emîri Ali b. Ebî Tâlib-Allah ondan râzı olsun- şöyle der:

    "Eğer dîn görüşe göre olsaydı, mestlerin alt tarafının meshedilmesi, üst tarafının meshedilmesin-den daha uygun olurdu.Ancak ben Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’i mestlerin üstünü meshederken gördüm."[8]

    7. Abdullah b. Amr b. el-Âs-Allah ondan ve babasından râzı olsun- şöyle der:

    "Hiçbir bid’at çıkarılmasın ki o devam etmiş olmasın. Hiçbir sünnet ortadan kaldırılmasın ki onun ortadan kayboluşu devam etmiş olmasın."[9]

    8. Âbis b. Rabîa’dan rivâyet olunduğuna göre o şöyle der: Ben, Ömer b. Hattâb’ı Hacer-i Esved’i öperken ve bu arada şunları söylerken gördüm:

    "Ben, senin ne fayda, ne de zarar verebilen bir taş olduğunu çok iyi biliyorum. Eğer Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’i seni öperken görmüş olmasaydım, ben de seni öpmezdim."[10]


  8. #184
    Üye tarihi
    11.Temmuz.2013
    Mesajlar
    1,897
    Tecrübe Puanı
    14
    YANLIŞTA OLANLAR OKUYUN-2


    9. Adâletli halife Ömer b. Abdulaziz-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "O kavmin durduğu yerde sen de dur.Çünkü onlar bilerek durmuşlardır.Derin bir görüş ile uzak kalmışlardır.O durdukları noktayı açığa çıkarmakta onlar daha güçlü idiler.Eğer bu işte bir fazîlet olsaydı, onu yapmaya da daha layık idiler. Şâyet sizler 'onlardan sonra meydana geldi' diyecek olursanız, şüphesiz onların yoluna aykırı hareket eden ve sünnetinden yüz çevirenden başkası bu yeni şeyi ortaya çıkarmış değildir. Onlar şifâ için yeterli olacak kadarını söylediler, yetecek kadar söz söylediler. Onlardan öteye giden aşırıya gitmiş, onlardan geri kalan hata yapmış olur. Birtakım kimseler onlardan geriye kaldığından dolayı onlar uzak düştüler, kimisi de onları geride bıraktığından dolayı aşırıya gittiler. Onlar ise bu ikisi arasında hiç şüphesiz dosdoğru bir yol üzerinde idiler."[11]

    10. İmam Evzaî-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "İnsanlar seni reddetseler bile sen selef’in izinden gitmeye bak. Sözleriyle sana süslü gösterseler bile insanların görüşlerinden uzak dur. Çünkü böyle yapacak olursan, sen dosdoğru yol üzere olduğun halde mesele senin için açıklık kazanır."[12]

    11. Eyyûb Sıhtiyanî-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Bid’at sahibinin gayreti ne kadar artarsa, Allah’tan da o kadar uzaklaşır."[13]

    12. Hassân b. Atiyye-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Bir topluluk dînleri hakkında bir bid’at çıkardılar mı, mutlaka onun benzeri olan bir sünnet onların arasından çekilip alınır."[14]

    13. Muhammed b.Sîrîn-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Şöyle diyorlardı:Kişi öncekilerin izi üzere yürümeye devam ettikçe,doğru yol üzerinde devam ediyor demektir."[15]

    14. Süfyan-ı Sevrî-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Bid’at çıkarmak, İblis'e günah işlemekten daha sevimlidir. Çünkü kişi günahtan tevbe eder, bid’atten ise tevbe edilmez."[16]

    15. Abdullah b. Mubârek-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Dayandığın şey, eser (öncekilerin izlediği yol) olsun. Sen, görüşlerden hadisi açıklayacak kadarını al."[17]

    16. İmam Şafîi-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:

    "Sünnete aykırı olarak hakkında konuştuğum ne kadar mesele varsa, ben ondan hayatımda da, ölümümden sonra da dönüyorum, vazgeçiyorum."[18]

    Rabî’ b. Süleyman’dan rivâyet olunduğuna göre o şöyle der:

    "Şafiî bir gün bir hadis rivâyet etti.Bir adam ona: Ey Abdullah’ın babası sen de bu hadisi delil olarak alıyor musun? deyince, Şâfiî ona şöyle dedi: "Ben Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’den sahih bir hadis rivâyet edip de onu delil olarak kabul etmezsem şâhit olunuz ki aklımı başımdan yitirmişim demektir."[19]

    17. Nuh el-Câmî’den rivâyet olunduğuna göre o şöyle der:
    FORUMDAKİ FELSEFECİLER DİKKATLİ OKUYUN

    "Ebu Hanife'ye-Allah ona rahmet etsin- şöyle dedim: İnsanların ârâz ve cisimler hakkında söylediklerine ne dersin? O şöyle dedi:"Bunlar felsefecilerin görüş-leridir.Sen esere ve selefin izlediği yola uymaya bak. Sonradan çıkarılmış, her şeyden sakın.Çünkü o bir bid’attir."[20]


Sayfa 23/24 İlkİlk ... 1321222324 SonSon

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •